Modern dünyanın sorgulanamaz kavramlarından birisi demokrasidir. Küresel anlamda doğruluğu kabul görmüş sayılı kavramlardandır. Birey egemenliği ile yönetildiği bilinen ülkelerde bile demokratik isimlendirmeler, kurumlar ve meclisler bulunmaktadır. Küresel kamuoyunun vazgeçemeyeceği şeylerden birisi haline gelen demokrasi gerçekten nedir ve nasıl olmalıdır?

Demokrasi en temel anlamı ile herkesin yönetimde eşit haklara sahip olmasıdır. Ortaya çıktığı Antik Yunan’da da ağır eleştirilere maruz kalmasının yanında günümüzün hâkim yönetim anlayışıdır. Bundan dolayıdır ki artık ideal yönetim sistemlerinden ziyade ideal demokrasiler çalışma konularını oluşturmaktadır. Sosyologlar ve siyaset bilimciler demokrasiyi kendi toplumsal normlarına uygun biçimde yorumlamaya çalışmaktadırlar. Bütün bu yoğun çalışma ve toplum desteğine rağmen demokrasi sayılı ülkeler haricinde verimli olmamaktadır. Özellikle batı dünyasında demokrasiler halk tarafından talep edilerek kurulmuş ve çoğunlukla başarıya ulaşmıştır. Dünyanın geri kalan kısmında ise halkın talepleri kısmen olsa da temeldeki demokrasi isteği batı camiasına kabul için olmuştur. Bunun örneklerinden birisi de bizim ülkemizdir.

Geç dönem Osmanlı toplumunda İstanbul ile kısıtlı olmak kaydıyla birtakım demokratik halk hareketleri yaşanmıştır. Özellikle Avrupa’da eğitim, diplomasi ve ticaret sebebiyle bir dönem bulunmuş kişiler bu hareketlere öncülük etmişlerdir. Bu hareketler sonuç vermiş ve Osmanlı’da anayasal düzen ile meşrutiyet rejimleri görülmüştür. Merkezin dışında kalan taşra bölgelerinde ise ciddi bir demokrasi talebi oluşmamıştır. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise ilk yirmi senede, ikinci meşrutiyetten daha az çoğulcu bir yapıyla karşılaşırız. Tek parti dönemi olarak da bilinen bu süreçte çeşitli demokratikleşme hareketleri yaşanmışsa da yine halk nezdinde bir talep oluşmamıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi siyasi partiler kurulmuş ve ömürleri kısa olmuştur. Bu partilerin ömürlerinin kısa olmasının yanında diğer bir sorun kuruluş amaçlarıdır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yapılan inkılaplara karşı oluşan cepheyi temsil etmiş, Serbest Cumhuriyet Fırkası ise doğrudan Mustafa Kemal’in talimatı doğrultusunda kurulmuştur. SCF’nin kuruluş sebebi ise genç cumhuriyetimizin batılı devletler tarafından kabulünü kolaylaştırmak olmuştur.

Demokrasinin temsilcisi olarak kabul gören devletler, tek partili bir Türkiye’yi aralarına kabul etmeyeceği için dönemin Cumhurbaşkanı böyle bir çözümü uygun bulmuştur. Gerçek anlamda muhalefet yapmayı başarabilmiş, büyük halk kitlelerinin desteğini almış ve iktidara gelebilmeyi başarmış ilk yapılanma ise Demokrat Parti’dir. Demokrat Parti iktidarı, ülkede bir özgürlük ortamı yaratmış ve yeni fikirlerin önünü açmıştır. Oldukça kusurlu bir demokratik ortam ve meclis diktatörlüğüne dönüşen bir dönem sergilenmiştir. Cumhuriyetin ilk askeri darbesiyle bu dönem sona erse de bu on yıllık süreç demokrasi serüvenimizin tam anlamıyla başlangıcıdır. 1950 tarihinden sonra toplumumuzun artık siyaset ile daha çok ilgilenmiş, partiler kurmuş, iktidarları değiştirmiş ve seçimlere katılım oranlarında rekorlar kırmıştır. Demokrasimizde tam olarak soruna yol açan kısım da işte bu rekorlardır.

Bir toplumdaki herkesin politika ile ilgili olması mümkün değildir ve olması da gerekmemektedir. Bunun yanında ekonominin, dış ilişkilerin ve iç siyasetin herkes tarafından doğru bir biçimde analiz edilmesi de mümkün olmayacaktır. Özellikle radikal fikirlere sahip insanlar zaten bunlara yönelik gelişmeleri umursamamaktadır. Bir kısım seçmen yalnızca etnik kökenini göz önünde bulundurarak sandığa giderken bir diğeri bireysel sevgi veya nefreti doğrultusunda oy kullanmaktadır. Ülkemizde, tarihi şahsiyetler sanki şu an seçime giriyorlarmış gibi meydanlarda yarıştırılıyor. Siyasilerin kimisi diktatör olmakla suçlanıyor kimisi krallık sevdasına kapılmakla ama bu insanlar da oy kullanıyor. Devlet ile siyaset kurumunu birbirinden ayıramayanlar iktidar partisine düşmanlık sebebiyle devlete düşman kesiliyor adeta. Aynı şekilde muhalefeti ülkenin en büyük düşmanı olarak kabul ediyor iktidar partisine destek verenler. Seçimler bu bölünmüşlük ortamında yapılıyor ve pazar akşamı herkes televizyonların karşısında beklemeye başlıyor. Kısacası sanki seçim değil de büyük bir at yarışı düzenleniyor. Sabah insanlar bahislerini oynuyor ve akşam televizyonlarda sonuçları izliyor. İşte bu yüzden demokrasimizin ortaya koyduğu sonuçlar hiçbir zaman tatmin edici olmuyor ve seçimlerin ardından da kavgalar devam ediyor.

Dışarıdaki çıkarlarımızı gözetmek bir yana dursun halk bir sonraki seçime kadar içeride nefret büyütüyor. Bütün bunların temelinde kendi çıkarları uğruna halka radikal duyguları aşılayan siyasi parti mensupları yatıyor. Bu noktada suçladığım sadece partilerin tepelerindeki isimler değil aynı zamanda alt kademelerindeki görevliler. Bu görevlilerin bir kısmı mahallelerindeki komşularına karşı medeniyet mücadelesi verirken bir kısmı cihat yapıyor; bir kısım parti teşkilatları ırkını kurtarırken diğer bir kısım sandıkta ülkeyi bölme planları yapıyor… Çözmemiz gereken sorun tam olarak da bu insanlar: siyasi partileri kendi egolarını tatmin amaçlı kullananlar.

Bu sorunun çözümünde seçmene büyük bir rol düşüyor. Çözüm için üstlenilmesi gereken bu rolde yapılması gereken ilk şey kendimize yönelik bir değerlendirme. Gerçekten siyaseti, ekonomiyi, dış politikayı ve diğer unsurları değerlendirip mi oy kullanıyoruz yoksa bir kişiye karşı duyduğumuz nefret ile mi? Gerçekten ülkenin çıkarlarını mı düşünüyoruz yoksa bireysel çıkarlarımızı mı? Bu değerlendirmenin seçim öncesinde her seçmen tarafından kendine yönelik biçimde yapılması büyük önem arz etmektedir. Eğer bildiğinden değil sadece duyguları yüzünden oy kullanıyorsa o seçmenin sandığa gitmemesi ülke için daha iyi olacaktır. Çünkü bu tarz seçmenlerin tavrı işin ehline verilmesine en büyük engeldir. Seçmen, ülkesinin çıkarları için gerekirse kendi oy hakkından feragat edebilmelidir. Bilinçsizce oy kullanmak ülkeye zarar verecektir. Bu zararın önlenmesi için güncel siyasetin dinamiklerini dikkate almayanlar sandığa gitmeyerek vatandaşlık görevini yerine getirmelidir.

Siyaset büyük emek isteyen bir iştir ve her siyasetçi büyük fedakarlıklar ile bulundukları konumlara gelmişlerdir. Siyasetçileri değerlendirirken adaletli olunması gerekmektedir. İnsanların dilinin sürçmesi veya özeleştiri yapmaları politika malzemesi haline çevrilmemelidir. Onlarca yıllık mevzular sebebiyle ortaya çıkan her yeni isme ve partiye karşı önyargılı olunmamalıdır. Bireylerin söylemleri, geçmişleri ve fikirleri değerlendirilerek bir sonuca ulaşılmalıdır. Herkese istediği şeyi söyleyenler değil ülkenin geleceği için konuşanlar yönetme hakkına sahip olanlardır. Seçmen, siyasetçiler tarafından eleştiriye maruz kalabilmelidir. Topluma yönelik bir eleştiri yaptığı için insanlar, halka yukarıdan bakmakla suçlanmamalıdır. Kısacası seçmenler eleştiriye kendilerinden başlamalıdır.

Toparlamak gerekirse demokrasinin egemenliği insanoğlunun başardığı büyük işlerden birisidir. Büyük işlerin taçlandırılması ise toplumların görevidir. Toplumların bunu gerçekleştirebilmesi için de kulaktan dolma bilgilerle ve tarihi saplantılarla hareket eden değil ayakları yere basan eleştiriler yapan, araştıran ve analiz eden seçmenler gereklidir. Türkiye toplumu da en önemli vatandaşlık görevini gerçekleştirirken kılı kırk yarmaktan geri durmamalıdır ve bu işleme her zaman kendisinden başlamalıdır.

Categories:

One response

  1. Her dediğinize harfiyen katılıyorum ancak şöyle bir noktaya da parmak basmak istiyorum:
    Türk halkı, duyguları mantığına ağır basan bir toplumdur. Tarihte de daima rasyonal değil duygularıyla hareket etmiştir. Bu durum toplumumuzda hâlâ devam eder. Siyaseti de at yarışı havasına çevirenler ise, dediğiniz gibi, aynı kişilerdir. Siyasetçiler ise bir nevi böylesine bireysel duyguları ile hareket eden vatandaşı temsilen devletin yönetim kademelerinde bulunanlardır. Bu temsilciler arasındaki bir ötekileştirmenin, temsil edilenler arasında da devam etmesi normaldir ve bana kalırsa seçimlerin at yarışına dönmesindeki asıl sebep, bireysel duyguları ile hareket eden seçmenin duygularını körükleyen temsilciler, yani siyasilerdir. Kısacası seçimlerde at yarışı ortamının bitmesi dolaylı olarak siyasetçiler arasındaki ötekileştirmenin sona ermesine bağlıdır diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir